|
ULUSAL EĞİTİMİMİZ Nasıldı, Nasıldır, Nasıl Olmalı ? |
||
|
ULUSAL EĞİTİMİMİZ Nasıldı, Nasıldır, Nasıl Olmalı ? Önsöz Kitaptan Bazı Makaleler
|
Ö N S Ö Z
Türkiye’de ne yazık ki yetişgi (kültür) bağım-sızlığı hiç bir zaman olmadı. Başka deyişle, eğitim, ulusal olarak yapılmadı. Ya Arap’ın Fars’ın yetişgisi, ya da Avrupa’nın, Rus’un yetişgisi topluma aşılan-mak istendi. Atatürk dönemindeki eğitim, belki bunların dışında tutulabilir. Ama bu oldukça kısa bir dönem olduğu için fazla etki yapmamış gözüküyor. Sonuç olarak Türk toplumu bir türlü kendini bulamadı. Oysa Türk toplumunu bilinçlendirmek, ayrı ve yüce bir ulus olduğunu her bireye anlatmak, öğretmek gerekti. Verilen eğitim bunu beceremedi: bir zamanlar ulusal olmadığı için, sonraları ise, yalnızca adı ulusal (Milli Eğitim) olduğu için. Milli (ulusal) eğitimi yönetenler ve onun başında bu-lunanlar, bilerek ya da bilmeyerek, Türk’ün kendine gelmesini, ulus bilincine varmasını önlediler. Oysa onların görevi, toplumu ulus ve Türklük bilincine vardırmak; yabancı yetişgi ve propagandaların etki-sinden kurtarmaktı. Sonuçta, toplumda birlik ve dirlik sağlanacaktı. Atatürk’e göre ulusun karşılaştığı büyük yıkımlar ve toplumdaki hastalıklar, ulusal eğitim gerçeğinin kavranmamış olmasındandı. Bunu şöyle dile getirir (16.7.1921): “Şimdiye dek izlenen öğretim ve eğitim yön-temlerinin, ulusumuzun gerileme ve düşmeler tari-hinde en önemli etken olduğu kanısındayım. Onun için bir ulusal eğitim programından söz ederken, eski dönemin boş inanlarından ve doğal niteliklerimizle hiç de ilgisi olmayan yabancı düşüncelerden, Doğu’ dan ve Batı’dan gelen tüm etkilerden bütünüyle uzak, ulusal ve tarihsel özyapımızla orantılı bir yetişgi (kültür) amaçlıyorum. Çünkü ulusal davamızın tam gelişmesi ancak böyle bir yetişgi ile sağlanabilir. Gelişigüzel bir yabancı yetişgi, şimdiye dek izlenen yabancı yetişgilerin sonuçlarını tekrar ettirebilir...” Nasıl ki kişinin bitergesi (menfaati) diğerleri-ninkinden önde gelirse, ulusların bitergleri de diğer uluslarınkinin önünde gelir. Bu, var olmanın kura-lıdır. Önce can... diye başlayan atasözü doğrudur. U-lus; komünist, kapitalist ya da başka rejimleri benimsemiş bulunsun, sonuç değişmez. Ancak, ulus bilincine varamamış toplumlar bu kurala uymazlar; daha doğrusu bilgisizliklerinin, kendilerinde olmama-larının sonucu olarak, durumu değerlendiremezler. Böyleleri, ya diğer toplumlar içinde erirler ya da ezile ezile (kafalarına vurula vurula) ulus bilincini edinirler. Bir de, okumuş, sanı ve yaşı büyümüş ama gözlemlerini okuduklarıyla (tarihle), dönemin olaylarıyla karşılaştırıp sağlıklı bir sonuca varamayan zavallı kimseler; başka deyişle, aşağılık duygusuna kapılmış, kendi varlığının bilincine varamamış ama etiket edinmiş kimseler, toplumlarını ve de özellikle de kendi uluslarını kandırmaya çalışmaktadırlar. Hat-ta bunlar iyilik ettikleri kanısında bile olabilir- ler. Böyleleri, beyinleri yıkanarak başka ulusların militanlarının fikirleri doğrultusunda şartlandırılmış-lardır. Gençlerin bu gibi durumlara düşmemesi, ulusal eğitim yoluyla kesinlikle önlenmelidir. Çünkü bunlar yanlış eğitimin, yetersiz eğitimin ürünüdürler. Ayrıca, insanlık borusunu çaldığını öne süren çaşıtlar, bozguncular da vardır. “Hümanizm” derler de başka bir şey demezler. Onlara göre. “Ulus da neymiş insanlık varken”. Amaç; gençlerde ulus bilincinin gelişmesine fırsat bırakmamak, edinenlerin ulus bilincini söndürmek; beyinleri, başka ulusların akımlarına kapılmaya hazır duruma getirmektir. Böyleleri ya ajandır, ya Türk değildir, ama Türk toplumunda yaşadığı için ulusçuluk fikrinden ürkmektedir, ya da aptal denecek kadar saf, bön yurttaşlardır. Her devletin iki ayrı politikası vardır: Birincisi, kendi halkı arasında ulus bilincini ve sevgisini geliştirmek; bireylerin ulusuna güvenini sağ-lamak, morallerini yükseltmek, gelecek korkularını atmak; toplumu kaynaştırıp birlik ve dirliği pekiştirmek. İkincisi, tam tersi bir politikayı diğer dev-letlere, toplumlara uygulamak. Sözgelimi ulusçuluğu ilkel fikirler olarak sunmak ve insanlık nutukları çekmek. Bunların propagandacıları çoğu kez “Hangi çağda yaşıyoruz...” diyerek başlarlar söze. Amaçları, diğer toplumlarda ulusçuluk bilincini yok etmek, en azından zayıflatmak ve gelişmesini engellemektir. Çünkü artık herkes biliyor ki ulusçuluk ülküsü, bir toplumu çalışkan, verimli, özverili ve yaratıcı yap-maktadır. Böyle bir gelişme ise yarış içindeki diğer devletlerin (ulusların) işine gelmiyor. Engelleyecek ki, kendi toplumu bir adım öne geçebilsin; tarihde daha ünlü olsun; dünya nimetlerinden en çok yararlanan toplum olma olasılığına kavuşsun. Ajanlar; yıkmak için, karışık olduklarına inandıkları, ya da bireyleri bu fikre yatkın toplumlarda, azınlık öbeklerin ulus fikrini de işleyebilirler. Daha doğrusu, yıkıma hangi yol götürecekse, o yönde çaba göste-rerek amaçlarına varmak isterler. Ulusçuluk, toplum dinamizminin en önemli öğesidir. Çünkü ulusçuluk; toplumu oluşturan her bireyin, bir diğerini kendinden saymasına, onun kıvancıyla kıvanıp tasasıyla tasalanmasına yol açar ki, sonuçta o toplumda birlik ve dirlik ruhu egemen olur, toplum bilinci gelişip yerleşir. Artık, böyle bir toplumu alt etmenin oluru yoktur. Ulusallık bilinci ve yaygınlığı, insanın yalnızlık duygusunu da yener. Bir tehlike ya da haksızlık karşısında yalnız olmadığını bilip teskin olur (yatışır), manevi destek bulur. Kişinin uğraşı ve ülküsü ise kendisine arkadaşlık eder ve çalışmasını zevkli hale getirir. Dinciler de ulusçuluğa çoğu kez karşı çıkarlar. Bu yüzden pek çok kimse, din konusuna değinmekten çekinmekte, hatta korkmakta; böylece eli kolu bağlı kalmaktadır. Dinciler ise bundan da yararlanarak yalan yanlış fikirleri halkın kafasına, korku baskısı ile aşılamaktadır. Türk genci din baskısından kurtarılmadıkça ve bireyler arasındaki din bağının yerini ulus bilinci ve sevgisi almadıkça, toplum, gereği gibi kalkınamayacak, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkamayacaktır. Bunun içindir ki, ulusal eğitimin ilk görevi, gençlere ulus bilinç ve sevgisini aşılamak olmalıdır. Özcesi, ulusçuluk anlayışı; toplumu ayakta tutan, devleti güçlü kılan en önemli öğedir. Çünkü insan; beyniyle, düşüncesiyle vardır, onlarla güçlenir ya da gücünü yitirir. Ulusal eğitim; kişiye kim olduğunu, ne için çalışması gerektiğini; bireyin toplumla bir anlam kazandığını öğreteceği içindir ki herkes çok çalışır, kendine ve toplumuna güvenir ve kandırmacalara kulak vermez. Sonuçta toplum, güçlenerek yaşamını sürdürür. Eğitimsizlik ya da ulusal olmayan eğitim sonucu olarak, Türk insanına altsanma hastalığı (aşağılık duygusu) musallat olmuşur. Bu hastalığın taşıyıcılığını da dönmeler yapmıştır. Atatürk, toplu-mun bu hastalıktan (yanlış inanıştan) kurtulmasını istiyor ve bunu, eğitimle sağlamayı düşünüyordu. Bu konuda der ki: “Bir ulusun felakete uğraması demek, o ulusun hastalıklı olması demektir. Bundan dolayı, kurtuluş, toplumdaki hastalığı tanılamak ve sağaltmakla elde edilir... İlk önce fikir ve toplum güçlerinin kaynaklarını paklamaktan başlamak gerekir...” İşte bunu yapacak olan ulusal eğitimdir. Evet, Türk toplumunun hastalıklarından biri altsanmadır kuşkusuz. Ama bunun kaynağı nedir ? Toplum bu duygudan niye bir türlü kurtulamıyor ? Bunun için, Türk toplumunun oluşumunu gözden geçirmek gerekir. Türk toplumunda az sayıda da olsa, Müslüman ama Türk olmayan, ya da Türklüğünden kuşkulanan kimseler bulunmaktadır. Üstelik bunlar, etkin mevkilerdedirler ve de toplumun yönetimine geniş çapta egemendirler. Sonuçta, altsanma duygusunu topluma sokan, aşılayan, yayan ve sürekli olarak besleyenler bunlardır. Türkler, onların varlığından haberli olmadıkça; onları etkisiz kılmanın yollarını bulmadıkça bu hastalık sağalamazdı ve bugüne değin sağalamadı. Gerçi halk, “Balık baştan kokar” diyerek, yöneticilerin, hastalık nedeni, toplumun bozulma nedeni olduğunu dolaylı biçimde belirtmiştir ama, baştakilerin niye koktuğunun ve kokuttuğunun sebebini çözememiştir. Çünkü buna din kardaşlığı anlayışı engeldir. Halk sanmıştır ki, okuyan her Türk, toplumuna ters düşer ve halkı küçük görür. Geçi bunda gerçek payı yok değildir ve bu, eğitimin ulusal olmayışının bir sonucudur. Hatta eğitimdeki eksiklik ve körükörüne kopyacılık da bu kanıya ve sonuca varmada etkin olmuştur; ama meselenin bilinçli biçimde halka anlatılması, gösterilmesi gerekir. Kuşkusuz, eğitimin bu yöndeki aksaklıkları da giderilmelidir. Bir de, soydaşlarımızı dayanıklı ve mücadeleci kılmak için çocuklarımıza doğa gerçeğini öğretmek gerekir. Doğa gerçeği şudur: Hak kuvvetlinindir. Gerçekten haklılık kavramı mutlak değil, görelidir. Daha doğrusu haklılık, yoruma ve duruma göre değişir. Gerçek hak, güçlü olmaktadır, maddi ve manevi yönden. Güçlü olan, haklıdır bir bakıma. Gerçi buna kabaca “orman kanunu” derler ama, unutmayalım ki, orman, doğayı, canlılar dünyasını temsil eder. Doğada ise, güçlü güçsüzü ezip geçer; acıma diye, hak diye bir şey yoktur. Başka deyişle, canlılar dünyasında durum böyledir. Sözgelimi bir sıçan, bitki ve tohum yiyecektir. Bir yılan ya da yırtıcı kuş da sıçanı yemek durumundadır... Çünkü yaşamak yemeye (beslenmeye) de bağlıdır. Kural şu: Hep birileri saldırır, saldırganlara karşı diğerleri savunmada kalır. Saldıran güçlü ise başarır, yaşamını sürdürür; savunan güçlü ise kendini korumuş olur. Gerçi insanları, hayvanlarla bütünüyle bir tutamayız. Daha ileri düzeyde akılları vardır; düşünürler, konuşurlar; severler ya da acırlar... Ama yaşamaları için gerektiğinde öldürmekten, yakmaktan geri durmazlar. Öyle ya, “önce can...” .Bunları yapmak, özcesi korunmak; gerektiğinde ise saldırmak için güçlü olmak gerekir. Ne var ki, güçlü bulunurken, insan olduğumuzu da, bir toplumdan çıktığımızı da unutmamak bir insanlık gereğidir. Güç, yenilmemek için kullanılmalıdır. Güç; hak yemek, haksızlık etmek, acımasız davranmak için kullanılmamalıdır. Öyleyse, hak, haklılık gibi kavramların arkasında giz- lenmek, ya da onlara dayanarak kendini koyvermek olmaz. Önce güçlü olacaksın ve gücünü koruya-caksın. Zaten haklılık da, bir yerde, geleneklere, göreneklere, yasalara ve yönergelere göre güçlü olmak değil midir ? Ama bunlar göreli (izafi) dir; başkalarının desteği ile edinilen güçlerdir.O destek kalkarsa; ya da toplum, koyduğu kurallara, yasalara sahip çıkmazsa, onların hiç bir anlamı kalmaz. Kişi güçsüzse, boynunu bükmek ve kabullenmek zorunda kalacaktır. “Eli mahkum” deyimini bilmek gerek. Hem, yasayı, yönergeyi de insanlar koyar; gelenek, görenek, anlayış da değişmez değildir. Öyleyse temelde, maddi güç vardır; manevi güç ise onu yönlendirir. Güçlü, sonuçta haklı olur; yorum bile çoğu kez güçlüden yana yapılır. Çünkü, yaşamın tabanında “ben” ve “ben”in bitergesi vardır. Güçlü olmak, “ben”i korur ve yaşatır. Toplumlar, devletler arasında bu kural daha da geçerlidir ve yaygındır. Eğitim ve öğretim yoluyla bu yalın gerçeği iyi öğrenmiş bireylerden oluşan toplumlar, uluslar, kalımlı olurlar, egemen olurlar, çoğalırlar; etkinlikle-rini giderek arttırırlar. Kişi ve ulus olarak güçlü bulunmak zorunda olduğumuz, ulusal eğitim yoluyla her Türk’e öğretilmelidir. Uygulama da bu yönde yapılmalıdır. Bunun için ilk ve orta öğretim okul-larında, günde sekiz saat ders yapılmasını öngörüyoruz. Bunun yarısı, beden, beceri ve ruhsal eğitime; yarısı da beyin cimnastiğine ve öğrenmeye ayrılmalıdır. Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, bir ulusun yaşamında en önemli payı aldığı içindir ki Ulusal Eğitim konusunda böyle bir kitabı yazmak gereğini duyduk. Türk toplumuna, özellikle Türk gençlerine yararlı olacağı umuduyla sunuyorum. H. Hüseyin İnce 1989 |