| Türkiyede Uygulanan ve Uygulanmak İstenen Politikalar | ||
| Türkiyede Uygulanan ve
Uygulanmak İstenen Politikalar Önsöz |
“Niçin ilerliyemiyoruz da; ya geriliyoruz, ya yeri-mizde sayıyoruz, ya da öylesine yavaş ilerliyoruz ki diğer ulusları gerilerden izlemek durumundan kurtulamıyoruz” diye zaman zaman hayıflandığımız olur. Osmanlı Devletini alalım. Önce hızla gelişmiş, Dünya’nın bir numaralı devleti olmuşuz. Bir yerden sonra, gerileye gerileye Batılı devletlerin oyuncağı durumuna düşmüşüz; ülkenin büyük kesimini yitirmişiz; Anadolu’yu ise kıl payı kurtarabilmişiz düşmanlardan. Kurtarmışız ama, ondan sonra da, beklenen ilerlemeyi bir türlü yapamamışız. Gerçi Cumhuriyetin ilk yıllarında (Atatürk dönemi) hızlı bir ilerleme görülmüyor değil; ama sonra hızımızı yitirip, neredeyse, Osmanlı Devletinin son dönemlerini andıran bir havaya girmişiz. Gerçekten 1979-1980 yılı, Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerini anımsatan bir havadaydı. Ancak, 12 Eylül Harekatıyla durdurulan kargaşa, her an yeniden kıpırdama eğilimi göstermektedir. Geçmişte, Osmanlı İmparatorluğunun birer eyaleti olan bugünkü birçok devlet, bizden (Türkiye Cumhuriye-tinden) daha ileri, daha zengin bir görünümdedirler. Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşları gurbet ellere düşmüş iş aramaktadırlar. Avrupalı, onları küçük ve aşağı görmekte, itelemektedir. Alman Günter Wallraff, Almanların Türk uyruklarına karşı tutumlarını “En Alttaki-ler” başlığı altında bir kitapta anlattı. Fransızlar, Türk’ün Almanya’daki durumunu yansıtan bu kitaba “Şamar Oğlanı” adını yakıştırdılar ve Fransızca bu ad altında yayınladılar. Türkler neden “şamar oğlanı” olsunlar? Ya da oldular? Türkler ne zamandan beri böyle “Şamar Oğlanı” durumundadırlar ? Gerçi, Dünya’daki diğer soydaşlarımızın durum-larını düşündükçe, “Bu güne de şükür” diyoruz; ama, bu “şükür” gerçekten iyi oluşumuzdan, meselelerimizi çözüm-lemiş bulunuşumuzdan değildir. Özgürlüğümüzü elimizde tutuşumuzdan ve de aksayan yönü kavradığımızda, işleri düzelteceğimize inandığımızdandır. Evet, bir bakıma özgürüz, ama iyi değiliz. Öncelikle, aşağılık duygusuna kapılmışız; ikinci olarak, ona buna avuç açıyoruz. Diyebilirsiniz ki, “Tüm Dünya Türk’e düşman. Hem, hiç ilerlemiyor da değiliz. Elimizden gelen bu. Yakınmak değil, şükretmek gerek. Beterin beteri var. Sonra; pek çok Doğu ya da İslam devletinden yine de iyiyiz.” Böyle konuşunca bazı doğruları dile getirmiş olursunuz; ama, geri kalışımızın, ilerleme tempomuzun yavaş oluşunun sebeplerini açıklamış olmazsınız. Her ulusun, her devletin önüne engeller konmuştur ve kuşkusuz konacaktır. Çünkü hayat; bir yaşama, varolma kavgasıdır. Hep, güçlüler kazanır, güçsüzler kaybeder. Bu; dün böyleydi, bugün de böyle, yarın da böyle olacaktır. Öyleyse; yaşamak ve varolmak istiyorsak; bizi güçsüz kılan sebepleri öğrenip, engelleri aşıp, güçlü olmanın yollarını bulmalıyız. Şimdi, “Güçlü olmanın şartı nedir ?” diyeceksiniz. Güçlü olmak için pek çok görüş ileri sürülebilir. Daha doğrusu, herkes değişik bir yol, bir yöntem önerebilir bir devletin güçlü olması için. Ancak, öncelikle, devleti oluşturan toplum, sağlıklı olmalıdır. Gerçek şu ki, Türk toplumu hastadır. Öyleyse, ilk iş olarak, hastalığa bir tanı (teşhis) koymak gerekir. Türkiye’de bu işlem, henüz doğru olarak yapılamamıştır. İkinci olarak, her konuda olduğu gibi, devlet meselelerinin çözümünde bir, ana ilke ya da ilkeler vardır; bir de ayrıntılar ve uygulamalar vardır. Ana ilke ya da ilkeler iyi seçilmemişse ve yerine gereği gibi oturtulamamışsa, hele yıkıcı öğeler (bunlara hastalık yapan mikroplar da diyebiliriz) iyi tanınmıyorsa ve onlarla gereken mücadele edilemiyorsa; ayrıntılar ne denli iyi saptansa ve gereği yapılsa, sonuç iyi olmaz, sorunlar çözülemez, devlet ilerleyemez; ulus, dirlik ve düzene, mutluluğa kavuşamaz. Çünkü; ana ilke ya da ilkeler toplumun lokomotifi gibidir. Lokomotif iyi ya da uygun değilse, katarı ya yavaş çeker, ya bozulup yolda bırakır. İyi ise; ister çekici, ister itici olarak iş görsün, toplumu kesinlikle ileriye götürür, hedefe ulaştırır ve mutlu kılar. Burada lokomotiften kasıt devletin tuttuğu ve uyguladığı ana ilke, ya da temel siyasetlerdir. Ancak, öylesine yanlış siyasetler izlendi ki, Türk Ulusu, yüzyıllardır kendine gelemedi. En kötüsü de, Türk toplumu; bilginine, aydınına ve din adamına güvenini yitirdi. Bu bakımdan, gerçekleri dile getirip Türk Ulusuna iletmek, anlatmak ve benimsetmek o denli zorlaştı ki, insan düşününce, böyle bir girişimden vazgeçesi geliyor. Çünkü: a) Olaylar çok karmaşık ve içiçe. b) Aydın geçinenlerimiz, çoğunlukla başka ideolojilerin etkisi altında; hatta tutsağı olmuş. c) Din adamlarımız ve dincilerimiz, Arap’ın (Sünniiler) ya da Acem’in (Aleviler) borularını öttürmektedirler. d) Gençlerimiz bölünmüş, kendini yitirmiş bulunmaktadır. Çeşitli fikir akımları (dincilik dahil) altında şaşkına dönmüşlerdir. Hatta kimileri, bu baskılardan kaçmak için kendini sekse ya da uyuşturucuya vermiştir. Gençlere sahip çıkılmadığı için, ya da tek yönlü yabancı fikirler aşılanmak istendiği için, büyüklerine saygıyı yitirmiş; artık onları dinlemeye bile katlanamaz olmuştur. e) Dinciye, komüniste, Batıcıya, Amerikancıya, her hangi bir meseleyi anlatmak olanaksız gibi gözükür. Bunlar, nerdeyse düşünmeyi bile bırakmışlardır. Türklük bilincindeki küçük bir kesime de ulaşmak, onları arayıp bulmak ve ilişki kurmak zordur. f) Büyük halk kitlesi ise yüzyıllardan beri yol göstericisini (birkaçı dışında) bulamadığı, hep horlanıp yalnızca maşa edilmek istendiğini anladığı için; kendisine ulaşmak isteyenleri önce kuşku ile karşılamakta, bu da, onlara varmayı daha da zorlaştır-maktadır. Ama biz, Türk halkının sağduyusuna inandığımız ve güvendiğimiz için, yine de hala arayış içinde bulunan halkımıza, Türk’ün meselelerini anlatabileceğimizi umuyoruz. Çünkü Türk halkı, Türk aydınının ve Türk din adamının aksine hep başarılı sınavlar vermiş; gelen seslerin hangilerinin yapmacık ve çalıntı; hangilerinin içten ve gerçekçi olduğunu ayırmış ve Türk Ulusunun yaşamasını, varlığını korumasını sağlamış; yükseleceğine ve büyüyeceğine kanıt vermiştir. Bu bakımdan, olayların altında yatan iteleyici olguları ortaya çıkarmak için, yüzyıllardır uygulanan ya da uygulanmak isenen siyasetleri açıklamağa çalışacağız. Arkasından da birtakım yorumlar; belki öneriler getireceğiz. Siyaset; belli bir ereğe varmak ya da yurt işlerini yürütmek için tutulan ölçülü yol demektir. Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı da diyebiliriz. Ancak, uygulanan siyasetler sonunda, toplumun dirlik ve düzeni daha iyiye götürülebilmelidir. İyi durumda olmadığımızı yukarıda belirttik. Dolayısıyla şu sorular ve yanıtları önem kazanmaktadır: Osmanlıdan başlayarak günümüze değin tutulan, uygulanan siyesetler nelerdir ? Hangi yollar izlendi ve so-nuçları ne oldu ? Toplumun hastalanmasının sebebi nedir ? Nerden mikrop kaptık ? Acaba düşünür ve yöneticileri-mizin yaptığı ya da seçtiği lokomotifler, Türkiye Cumhuriyetinin ilerlemesini sağlayacak güçte değil mi idi de, geri kaldık ? Özcesi, Osmanlı döneminden günümüze değin, seçilen ve uygulanan temel siyasetler, Türk toplumuna, Türk toplumunun bitergelerine uygun değil miydi ? Yoksa, halk; tembel, yeteneksiz ve beceriksiz olduğu için mi, seçilen yollar bir yerde gelip tıkanıyor da Türk Ulusunu, Türk Devletini düze çıkamıyor ve ereğine bir türlü varılamıyor ? Bu ve benzeri sorulara yurttaşın sağlıklı bir yanıt bulabilmesi için, İmparatorluk döneminden günümüze değin uygulanan ve uygulanmak istenen siyasetleri gözden geçirmeyi; iyi ve kötü yanlarını örneklerle ortaya koymayı düşündük. Gerçi tüm ayrıntıyı vermek olası değil, ama; düşünen bir kimse, yine de pek çok meselemizi derinlemesine kavrayabilir sanırım. Devletin yükselmesi ve toplumun dirlik düzene kavuşması için siyasette gerçekçi olmak gerekir. Topuma ve koşullara uygun politika seçilmez ya da bulunmazsa, sonuç kesinlikle kötü olacaktır. Çünkü hayallerle, hislerle yola çıkılırsa, beklenen sonuca erişilemez. Bir şeyin olmasını istemek başkadır, o şeyin olmasına ortamın ve koşulların uygun olup olmaması başkadır. Başarılı olacak politika, ortam koşullarına uygunluk gösteren politikadır; toplumun desteğini alan, beğenisini kazanan politikadır. Bu bakımdan yurttaş, izlenmek istenen politikaların anlamlarını gereği gibi kavramalı ki, tercihini yaparken işin nereye varacağını bilsin ve oyunu o yönde kullansın. Artık, devletin yönetimi halkın elindedir. Çünkü demokrasi vardır ve izlenecek politikaları halkın oyları belirleyecektir ve belirlemelidir. Ama halk ne denli bilinçli olursa, işler de o denli düzenli ve toplumun isteğine uygun biçimde yürüyecektir.
|