| Kendi Tolumuna Kötülük Eden Kimi Türkler ve Sonuçları | ||
| Kendi Tolumuna Kötülük
Eden Kimi Türkler ve Sonuçları Önsöz Tüm Kitap Kitaptan Bazı Makaleler |
ÖNSÖZ
“Birçok durumlarda, Türk halklarının ( budunlarının ) cellatları, yine Türk halkları olmuştur” L. Raşonyi Tarihimizin genellikle iyi yönlerini alır; beğenilmeyen olaylarını ya atlarız, ya da üstünkörü söz edip geçeriz. Oysa, bir ulusun tarihi iyi ve kötü yönleriyle alınmalı ve öğrenilmeli ki, ders alınsın; iyi şeyler yapılmaya çalışılırken, kötü davranışlardan kaçınılsın. Bu bakımdan çocuklarımıza tek yönlü tarih öğretmek, gerçekçi ve akılcı olmaz, olamaz. Sözgelimi, tek yönlü tarih okutulduğu içindir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin dışındaki Türk topraklarında (?) bulunan soydaşlarımızın niçin bağımsız Türk devletleri oluşturamadıklarını açıklamak zor olmaktadır. Dolayısıyla sonuçta şöyle bir görünüm ortaya çıkıyor: Sanki devletler kurup devletler yıkan, dünya tarihinde önemli payı olan Türk soyu hakkında yazılanlar abartmaymış gibi gözüküyor.Öyle ya, 900’lü yıllardan başlayarak 1700 yıllarına değin dünyanın önemli bölgeleri üzerinde egemenlik kuran Türkler, anayurtları olan yerlerde bile bağımsız değildirler bugün; Rus’ un yada Çin’ in yönetimi altındadırlar. Bu acı gerçeğin sebepleri nelerdir ? Düşünen bir Türk, bu çelişkiyi görüp, “Neden ?” diye soracaktır. Evet, neden pek çok Türk budunu (kavmi) bağımsız değildir ? Bir de, tarih boyunca Türk devletlerinin parlayıp söndüklerine tanık oluyoruz. Gerçi her devletin gelişme ve gerileme dönemleri olur, sıkıntılı yılları bulunur; ama Türk devletlerinde bu, çok belirgin ve yıkıma götürücü olmaktadır. Neden ? Öte yandan, Türk devletlerinin ömürleri genellikle kısa olmuştur ve yönetime, Türk olmayanlar sık sık egemen görünmüşlerdir. Bu niye böyledir ? Yoksa, tarih derslerinde okutulanlar yalan mı ? Tarih boyunca Türklerin pek çok devlet kurdukları savı doğru değil mi ? Ayrıca, parlak bir geçmişi olduğu ileri sürülen Türklerin, bugün geri oldukları gerçeği de doğrudur. Öyleyse mesele nedir ? Nerede yanlış yapmışız ve yapıyoruz ? Türklerin yüzlerce yıl egemen oldukları toprakların sınırlarını kabataslak gösterir ve bugünkü durumu da gözönüne getirirsek, okutulanların doğru olduğunu ama içinde bulunduğumuz acı gerçeği daha iyi görebiliriz sanırım. Türk soyluların egemenlik sınırları 16. yüzyılda aşağı yukarı şöyleydi: Doğuda Çin, Kuzeyde tundralar, Moskova Knezliği (beyliği), Polonya Krallığı, Almanya, Avusturya; Batıda, Adriyatik Denizi, İtalya, Fas; Güneyde Afrika ortaları, Umman Denizi, Hint Okyanusu, Güney Hindistan. Diyeceksiniz ki, İran ne oluyor ? İran’da da, aslında yönetim bir Türk boyunun elinde. Açıkçası, Şah İsmail’in sülalesi yönetiyor (Safaviler) İran’ı. O yıllarda Türklerin oturdukları ve yönettikleri ülkeleri sayarsak durum daha iyi anlaşılacaktır. Sibirya’nın büyük bir kesimi, Hazar Denizinin ve Kara Denizin kuzeyinde kalan topraklar, Macaristan dahil bütün Balkan ülkeleri, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Arabistan yarımadası, Suriye, Irak, İran, Kuzey Hindistan, Türkistan, Kafkaslar ve Anadolu. Evet, 16. yüzyılda Türklerin egemen olduğu topraklar daha da genişletilebilir ama daraltılamaz. Bir de günümüze bakalım. Türklerin egemen oldukları topraklar öylesine daralmış ki, 16. yüzyıldaki durum yalanmış, bir düşmüş gibi geliyor insana. Öyle ya, kala kala Anadolu kalmış Türklerin elinde. Kıbrıs’ın ise “Yarısından azında Türkler otursun” diye çırpınıp duruyoruz. Peki, diğer Türk toprakları ? Türkistan, Sibirya, Kazakistan...? ([1]) Günümüzdeki acıklı durum şöyledir: Türklerin bir zamanlar yayıldığı pek çok ülkeden Türkler çekilmişlerdir; ya da bulundukları yerlerde Türklüklerini unutarak (yitirerek) başka soyların içinde erimişlerdir. Sözgelimi, Balkanlarda; Mısır, Suriye ve Irak’da; Orta ve Doğu Avrupa (Rusya) da böyle olmuştur. Diğer yerlerde ise egemenliklerini yitirmiş; Rus’un, Çinli’nin, Fars’ın yönetimine girmişlerdir. Türkler anayurtlarında bile tutsak durumda bulunuyorlar. Kimileri Rus’un, kimileri Çinli’nin, kimileri Fars’ın, Arap’ın....ağız kokusunu çekmektedirler. Yaptığımız incelemeden çıkan sonuç şudur ki: Türkler başkalarının ağzına bakıp, başkalarının değer yargılarına fazla önem vermektedirler. Bunun da kaynağı; toplumda benlik, ulusallık ve kendine güven duygusunun gelişmemiş olması; kişi olarak, “ben” den çok, “biz” diyemeyişimiz, yabancılardan çok, kendi insanımıza değer veremeyişimiz; aydın ve din adamımızın çoğu kez Türklük bilincinden uzak kalışları, başkalarının “hık deyicisi” oluşları, kendi toplumlarını başka yetişgilerin (kültürlerin) uydusu durumuna sokuşları ve olduklarından büyük görünme tutkusudur. Özcesi, yöneticilere soy bilincini, ulus bilincini verememişiz. Sonuçta, kendi toplumuna (ulusuna) kötülük edenler çoğalmış. Bu yüzden de Türk devletleri kolaylıkla içten çökertilebilmiştir. Pek çok Türk, aynı nedenle, dillerini, gelenek ve göreneklerini bırakıp kendi soylarına yabancılaşmışlardır. Kimi Çinli, kimi Fars, kimi Slav, kimi Arap ... olmuştur. Sonra da dönüp kendi uluslarına düşman kesilmişlerdir. Bunun en acı örneği, belki de, Bulgarlar’ın Türk düşmanlığıdır. Evet yeniden soralım. Bu duruma Türk ulusu niye düştü ? Kuşkusuz mesele uzun; özcesi “uzun hikaye”. Ama temelde bazı öğeler var ki bu sonuca varışımızı açıklayacak niteliktedir. Anahtarın biri, başa koyduğumuz L.Raşonyi’nin sözlerinde saklıdır. Ne diyor Raşonyi: “Bir çok durumlarda, Türk halklarının cellatları, yine Türk halkları olmuştur”([2]). Açıkçası, bir Türk halkı, daha doğrusu bir Türk budunu (kavmi) diğer bir Türk budununu kırmış ve tarihten silmiştir. Başka deyişle, Türkler birbirlerini kıra kıra bu acıklı duruma düşmüşlerdir diyebiliriz. Peki, Türkler niye birbirlerini kırmışlardır ? Bunların akılları yok muydu ? Kardeş kardeşi öldürürmü ? Yoksa Türkler gerçekten barbar ve vahşi mi idiler ? Hayır, Türkler barbar ve vahşi değillerdi . Tersine, iyi niyetli, mert insanlardı. Hatta bu aşırı iyi niyet ve mertlikleri yüzünden sık sık kandırıldılar. Birbirlerini yemelerinin sebebi; varlıklarının, soylarının, daha doğrusu Türklüklerinin bilincinde olmayışları idi. Her başa geçen, “yalnız ben” diyordu. Hatta öyle anlar oldu ki, kendi boylarının (kabilelerinin) insanlarını bile unuttular. Başka bir budunun insanlarını kendi budununun, boyunun başına yönetici olarak getirip oturttular. Sözgelimi, devleti yöneten kadroların oluşması bakımından Anadolu’da Türk devletlerine baktığımızda, Anadolu Selçuklu Devletinde kadro Türk fakat yetişgisi (kültürü) ve özellikle yönetici sınıfı Türk İranlı idi. Osmanlı Devletinde ise, 1453’den sonrası; kozmopolitleşen, yetişgisi yönünden Araplaşan, kadroları yönünden devşirme yöneticilerin dönemi oldu. Sonuçta devletle millet birbirinden koptu. İş bu kadarla da kalmadı. Türklük bilincine erememiş oldukları için, dış kaynaklı akımlara kapıldılar. Değişik yabancı akımları benimseyen Türk boyları, Türk oymakları birbirine acımasızca saldırdılar, saldırtıldılar. Bunun en acı örneklerinden biri, Yavuz’la Şah İsmail’in savaşıdır. İkisi de Türk soyundan geliyorlardı. Ama biri sünni, diğeri alevi idi. Çaldıran’da Şah İsmail yenildi (20 Ağustos 1514). Ancak, bu yenilgiyle iş bitmedi. Osmanlı ve İranlı yıllarca savaştı; çok kan aktı. Osmanlı ve İran topraklarında bulunan Türkler birbirlerine düşman oldular. Belki daha da kötüsü, Anadolu Türk’ünün Orta Asya Türk’üyle, açıkçası kökeni ile ilişkisi kesildi. Bugün bile İran’daki Türklerin, Türkiye’deki soydaşlarına karşı düşmanlıkları sürmektedir. Türk budunlarının Türklük bilincine varamamaları, yetişgi bakımından da yıkılmalarına, kendilerini yitirmelerine yol açmıştır. Hıristiyanlaşan Türkler (Romanya’daki Kara uz, Gagavuz Türkleri hariç) Türk adını atmışlar, başka bir ulusun özlemi içinde değişmişlerdir. Pek çok Türk, bu yolla Ruslaşmıştır; Macarlar Türklükten çıkmışlardır; Bulgarların yalnızca adı Türk kalmıştır ([3]),kendileri İslavlaşmışlardır. Ve ne acıdır ki, bugün Türklüğün en büyük düşmanı durumundaki birkaç devletten birini Bulgarlar oluşturmaktadır. Yetişgilerini ve dillerini unutan pek çok Türk, Farslaşmış ya da Araplaşmıştır. Sözgelimi İran’daki Türkler ya Farslaşmıştır ya da kendilerini Türk kabul etmemektedirler. Araplara karışanlar ise, bütünüyle Araplaşmışlardır. Tarihe göz atarsanız, bu acıklı durumu hemen görürsünüz..Sözgelimi, binli yıllardan başlayarak Mısır, Suriye, İran ve Arabistan Yarımadasında 1900 yılına değin hep Türk devletleri egemen olmuştur. Evet, yaklaşık 900 yıl Türkler bu topraklarda hüküm sürmüşlerdir. Birinci Dünya Savaşından sonra Türkiye’ye bir göç olmadığına göre, nereye gitti bu ülkelerde egemenlik süren Türkler ? Gerçi Irak’da (Kerkük- Musul bölgesinde) bir miktar Türk, Türklüğünü korumuştur; ama ya diğerleri ? Bir başka örnek Balkanlar’dan verilebilir: 400’lü yıllardan başlayarak, Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa ve Balkanlar’a bir çok Türk budunu dalgalar halinde göç etmişlerdir. Avrupa’ya Türk göç dalgası Hunlarla başlamıştır. Beşinci yüzyılda Kafkaslardan Elbe Irmağına değin uzanan topraklarda Avrupa Hun İmparatorluğu kuruldu. Fransa’ya değin seferler yapıldı, İstanbul’a değin yaklaşıldı. Arkasından Türk Avarlar, Hunların yerini aldılar. Bayan Han, İstanbul kapılarına değin dayandı (626). Sonra Bulgarlar Balkanlara indi. Arkasından, Peçenek, Uz ve Kuman Türkleri Balkanlara geldiler ve İstanbul’u sıkıştırdılar. Bu arada Vardar Türklerini de unutmamak gerekir. Özcesi, çeşitli Türk budunları sonuçta buralara yerleştiler. 1300’lü yıllarda bu kez Oğuzlar’ın (Osmanlıların) güneyden girişi başlar Balkanlara. Yaklaşık 500 yıl burada kalırlar ve yönetirler. Ama gel gör ki, bugün Balkanlılar, kendilerini Türk’ten çok Slav, Boşnak, Pomak, Arnavut, Rum, Romen sayarlar. Balkanlara gelen ve yerleşen Türkler, Türklük bilincinden yoksun oldukları için buralarda erimiş gibi gözüküyorlar. Peki, buraya dalgalar halinde gelen ve yüzyıllar içinde buraya yerleşen Türkler ne oldular ? Bunların hepsi kısır mı idiler ki, bugün Balkanlar’da “Türk yok” denecek kadar az Türk var. İnsan, 400’lü yıllardan 1800’lü yıllara değin şu ya da bu derecede egemen oldukları yerlerde, yerleştikleri bölgelerde bu Türklere ne oldu acaba diye soruyor ister istemez. Hatta ne acıdır ki, 1900 yılından sonra, “Türk’üm” diyerek Türkiye’ye gelen göçmenlerin çoğu, bir süre sonra, “Türk değilim. Arnavut’um, Pomak’ım, Boşnak’ım...” demeye başlıyor. Niye böyle oluyor ? Çünkü Türk toplumuna Türklük bilinci verilememiş. Özcesi, Türk Türk’e kötülük ederek, Türk benliğini unutarak ve küçük bitergeler ardında koşarak başka ulusların ya da devletlerin ekmeklerine yağ sürmüşlerdir. Birkaç örnek daha verelim. Çinlilerin telkinleriyle Hun İmparatorluğunu oluşturan hanlar ve boylar arasında anlaşmazlık çıkar. M.Ö.60 yılında iç savaş başlar. Arkasından Kuzey Hunları ve Güney Hunları diye ikiye ayrılırlar. Güney Hunları Çin egemenliğini kabul edip Çinlilerle birlikte Kuzey Hunlara saldırırlar. Çiçi Tanhu baş eğmez ve savaşır. Ancak fazla dayanamaz. Çiçi Tanhu ölür (M.Ö. 36), yandaşları dağılır. Çinlileşme yolunda artık pek engel kalmaz. Hızla Çinlileşme başlar. Dağılan Çiçi yandaşları, uzun süre sessiz kalırlar. Sonra Avrupa’ya doğru göçe başlarlar. Atila’dan önce Uldız, 408 yılında Tuna’yı geçer; Trakya’ya yürümek üzeredir. Uldız, Bizans elçisine Güneşi gösterip, Güneşin ışıklandırdığı her ülkeyi alabileceğini söyler. Ama Bizanslılar, ödünlerle, Hun ordusundaki beyleri kandırıp elde ederler. Tek başına kalan Uldız’ın bir etkinliği kalmaz; çekip gider ve bir daha ortada görükmez. Türk To-ba’lar, feodal bir Çin devleti kurarlar. Sonra, başkenti Lo-yang’a taşıyan Hong II (Venti, 471-499), kendini Türk değil Çinli sayar. Bütün bozkır insanlarına, Türklere, Moğollara, resmi yerlerde kendi dillerini konuşmayı yasaklar. Devlet, Türk devletidir (çünkü Türkler kurmuşlardır) ama, resmi dil Çince’dir. Yazışmalarda Türkçe kullanılmaz. Giyim ve adetlerde de Çinlilerinkine benzemeye çalışılır. İmparator Venti, sokaklarda şapkalı, kısa cepkenli, dar yakalı, kısa kollu bozkır giysileri giymiş kadınlar görünce, neden Çin giysileri taşımıyor diye müthiş kızar. Giderek Çinli nüfusu artar, Türk nüfusu azalır. Sonunda, To-ba’lar bütünüyle Çinlileşir. Göktürk devletinin en güçlü döneminde, Çin, Batı Göktürk Kağanı Tardu’ya kurt başlı tuğ ve davul gönderir. Böylece onu, Doğu Göktürk Kağanı İşbara’dan üstün tuttuğunu belirtir. Oysa, Batı, Doğu Kağanlığına bağlıdır. Çin başkentine gelen Tardu’nun elçilerine ise, İşbara elçilerinden daha büyük mevki verilir. Gerçekte güçlü olan İşbara’dır ve onun Doğu Göktürk devleti öncelik alır. Ama Çinli’nin tutumu, Tardu’nun böbürlenmesine ve İşbara’dan kopmasına yeter. Sonuçta Doğu ve Batı Göktürk devletleri düşman kesilip savaşırlar. Savaşta, Çin, Tardu’ya yardımcı olur. Tardu üstün gelir ve güçlenir. Ama Çin bu kez de Doğu Göktürk Kağanı Timin’i tutar; Tardu’ya bağlı boyları ayaklandırır. 603 yılında tek başına kalan Tardu, yok olup gider. Ama Göktürk devleti Çinlinin ağzına bakmak durumunda kalmış, gücünü yitirmiştir. Bilge Kağan Göktürk devletini yeniden güçlendirir, devletin sınırlarını genişletir. Ama devlete ikilik sokulur. Bilge Kağan kendi koruma subayı tarafından öldürülür. Çok geçmeden Göktürk İmparatorluğu tarihten silinir. Göktürk adı, Orhun Anıtlarında ve kitap sayfalarında kalır. Böyle örnekler Türk tarihinde ne yazık ki çoktur. Oysa bilinmeliydi ki , “Düşman çiçek göndermez”. Ama bugün de yabancıların ağzına bakıp onların söylediklerine göre değer biçiyoruz. Onların beğendiklerini beğeniyor, beğenmediklerini beğenmiyoruz. Peki, bizim aklımız, mantığımız yok mu ? Başka devletlerin kışkırtması olmadan da toplumuna kötülük edenler çoktur. Sözgelimi, II. Abdülhamit, resmi dili Arapça’ya döndürmek istemiş, ancak bu, Küçük Sait Paşa’nın çabasıyla önlenebilmiştir. İşin acı yönü yönetimimize aldığımız kimi ulusların, bir çok kez, kulu kölesi durumuna düşmüşüzdür. Kendi soyumuzu, gelenek ve göreneklerimizi bırakıp başka kılıklara girmeyi kendimiz istemişizdir. Sözgelimi Müslüman olan Karahanlılar, Müslüman olmayan soydaşlarına düşman gözüyle bakıp onlarla savaşmışlardır. Bu soydaşlarına “kafir Türk” derlermiş. Hatta, yerleşik Türk’le göçebe Türk birbirini beğenmez ve sevmez. Sonunda, Türkmen, Müslüman Oğuzların adı olur. Kendilerini Semerkentli, Buhara’lı ya da Rumi diye adlandıran yerleşik Türkler, Türk ve Türkmen deyimini hakaret anlamında kullanmaya başlarlar. Oysa Türk sözcüğü, bilge, alp ve benzeri anlamlar taşıdığı için Aşina soyunun ünvanı olmuştu. Pek çok Türk boyu, fethettikleri yerlerde yerli halkın içinde erimiş, benliklerini zamanla yitirmişlerdir. Sözgelimi İ.Kafesoğlu, Çin’de ve Hint’te egemen olan Türk soylarının erimesini, Türklerin hoşgörülü yönetimine, yerlilere memuriyetleri açmalarına bağlar. Gerçekten böyle midir? Onlar ulus bilincine varmış bulunsalardı, o hoşgörüyü (?) gösterirler miydi ? Bunlar kendi diline ve yetişgisine saygılı olmazlar mıydı ? Hem böyle davrananlar yalnız Çin ve Hint’te egemen olan Türkler midir ? Büyük Selçuklu devletinin yuları Farslar’a (Nizamül-Mülk v.b.), Osmanlı Devletinin yönetimi II. Mehmet’ten başlayarak genellikle dönmelere bırakılmamış mıdır ? Atatürk’ün “Ey Türk Gençliği” diye başlayan söylevi hainliklere değinir. Demek ki, hala Türk kendinde değildir. Türklerde ulus ve Türklük bilinci bugün de yeterince gelişmemiştir. Günümüzde de Rus’un, Amerikalı’nın, Arap’ın v.b., Türk toplumu üzerindeki etkinlikleri küçümsenemez. Yine kendimize gelebilmiş değiliz. Kendinde olamama, geçmişte çok büyük zararlara yol açmıştır; ama demokratik bir yönetimde bu durum daha da zararlı olabilir. Toplumu ülküsüz bırakınız; başka ulusların kendileri için yarattıkları akımların içinde gençlerinizin erimelerine göz yumunuz, ulusun ocağına incir dikmiş olursunuz. Geçmişteki zararı; cahillik, yayın olanağının kısıtlı oluşu bir bakıma tamponlamıştır. Sözgelimi Arapça ya da Farsça’yı her Türk öğrenememiştir. Şimdi ise, çeşitli yayınlar, eğitim ve öğretim yoluyla bir başka ulusun bütün ölçütlerinin çocuklarımıza ve gençlerimize aktarılması olasıdır ve kolaydır. Kendinde olmak, bugün geçmişte olduğundan daha da çok önem taşımaktadır. Zaten güçlü olmayan ulusal eğitim, giderek ulusallığını yitirmektedir. 12 Eylül 1980 öncesi, Türk gençlerinin Rusçu, Arapçı, Amerikancı, Maocu oluşları acıydı; Türkiye Cumhuriyeti Devletinde sanki Türk genci yok gibi bir hava esiyordu. Türklerin bu bakımdan acıklı olan tarihlerini daha geniş ve ayrıntılı biçimde vermek olasıdır. Ancak biz bu konuyu, yetişgi ve dil yönünden uzatmıyacağız. Bu ikisi, çok uzun ve kendine özgü inceleme gerektiren konulardır. Biz, tarihsel olaylarda Türklük bilincinden yoksun olmanın yol açtığı bazı tipik konuları özetliyerek gençlerimizi uyarmaya çalışacağız. Türklük bilincinden yoksun olan bir Türk Kağan (şah, padişah), yönetici ya da kumandan, ister istemez kendi soyuna kötülük edebilir. En azından, kendi soyundan olanları koruyup kollamadığı için topluma yararlılık derecesi düşer. Hele bir de başkalarının tatlı fısıltılarına kanarsa kendi soyuna hainlik etme durumuna düşebilir. İşte “kendinde olamama” nın zararlarını bir kaç örnekle göstermeyi düşündük ve bu yapıtı hazırladık. Kitabın adını “Kendi Ulusuna Kötülük Eden Kimi Türkler ve Sonuçları” koyduk. “Hainlik Eden...” diyecektik, demedik. Bilinçsizce yapılan kötülükleri hainlik olarak vermek, insafsızlık olabilir diye düşündük. Ama kendinde olmayan bir kimse, kendinden olanlara hainlik etmeye aday biridir. Hem, suçlular, yalnız kötülük edenler, ya da öyle gözükenler midir ? Onları yetiştiren aydın, din adamı, düşünür ve yöneticilerin bu günahta payları yok mu ?
İnanıyoruz ki, biz Türklerin temel hastalıklarından biri, “başkalarının borularını öttürme” hevesimizdir. Çünkü kendimizde değiliz. Gerçi Atatürk, “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” demiştir; “Türk, Öğün, Çalış, Güven” diyerek bizi yüreklendirmek istemiştir. Ama bunları ulusal bayramlarda söylemenin ötesinde halkımıza ve özellikle de aydın ve din adamlarımıza anlatamamış, benimsetememişiz. Hani bu iki kesimi oluşturanlara “satılmışlar kesimi” dense, abartılmış sayılmaz ([4] ). Özcesi, acı da olsa, tarihimizin iyi kavranması için, gençlerimizin gözünün açılması için, büyüklerimizin yanılgılarından örnekler vereceğiz. Türk gencinin kendine gelmesinde bu acı ilacın yararına inanıyoruz çünkü.
Saygılarımızla.
H. Hüseyin İNCE
[1] Bu kitap 1990 yılından önce kaleme alındı. [2] L.Raşonyi, 1942. Dünya Tarihinde Türklük. Sayfa 129. [3] Bulgar adı, bul ve gar (kar- karıştır) sözcüklerinden gelmektedir. Açıkçası, bir çok Türk boyundan gelen insanların oluşturduğu bir topluluktur. [4] “İstisna kaideyi bozmaz” özdeyişini burada anımsamak gerekir. |
|
| Ana Sayfa |